Bağımsız sinemanın öncülerinden Jim Jarmusch ve can sıkıntısının ele geçirdiği karakterleri!

2.686 Gösterim
8 Ağustos 2018 14:40
Bağımsız sinemanın öncülerinden Jim Jarmusch ve can sıkıntısının ele geçirdiği karakterleri!

Minimalizmin hakim olduğu bir görselliğin ustası Jim Jarmusch'un, aynı zaman diliminde geçen üç farklı hikâyenin anlatıldığı antolojik bir film olma özelliğini taşıyan 1989 yapımlı Mystery Train (Gizem Treni) filminin Türkiye'de ilk kez vizyona girmesi vesilesiyle, Amerikan bağımsız sinemasının öncü yönetmenin kült filmlerindeki can sıkıntısının ele geçirdiği meşhur karakterlerini yeniden hatırlayalım.


Jim Jarmusch'un 1984 yapımlı ikinci uzun metrajı Stranger Than ParadiseWillieEva ve Eddie adlı üç karakterin hayatta bir yenilik, bir farklılık arayışını anlatan üç bölümlük bir yol hikâyesi olmanın yanında bağımsız sinemanın öncülerinden biri olacak bu yönetmenin tarzı, duygulara veyahut duygusuzluğa yaklaşımı ve bugün ustası olduğu lirik komediyi ele alış şekliyle tanıştırıyor. 

Hayatlarının merkezinde can sıkıntısının ve yalnızlığın yer aldığı huzursuz karakterleri, karakterlerin bu can sıkıntısını gidermek için içinde bulundukları koşullarda hiçbir değişiklik yapmadan, sadece yer değiştirmeleri ve Amerikan fantazyasının temeline yer etmiş Oz Büyücüsüvari bir yolculukla hayatlarının değişeceğine inanmalarıyla; Jarmusch, bu siyah-beyaz filminde, Amerikan rüyasına eleştirel bir üslupla yaklaşmanın yanı sıra irdelenmesi çetrefilli olan bu meseleyi oldukça yalın ve detaylarla ördüğü olay örgüsüyle bir kült filme dönüştürüyor.

Jarmusch'un Stranger Than Paradise sonrasında 1986 yapımlı Down By Law ile devam ettiği şahsi yolcuğunu, artık kendi sinematik tarz ve üslubunu tam anlamıyla ortaya koyduğu ve bu kez yabancıların gözünden Amerikan büyüsüne sıradışı bir espriyle yaklaştığı 1989 yapımlı dördüncü uzun metrajı Mystery Train izliyor. Aynı zaman diliminde geçen üç farklı hikâyenin anlatıldığı Mystery Train, kâh Memphis'teki otel kâh birçok göndermeyle merkezine Elvis Presley ve dönemin ruhunu alıyor. Üç farklı hikâyenin anlatıldığı bu antolojik filmdeki "Yokohamadan Çok Uzaklarda" başlıklı ilk hikâyenin kahramanları; Japonya'dan Tennessee'ye gelerek, 1950'lerin Amerikan müziği ve kültürüne olan derin bağlılıklarının ziyaretini gerçekleştirecek olan Mitzuko ve Jun'dur. Hikâyelerinin başından sondaki geri dönüş anına kadar gerçek dünyadan yaşadıkları kopukluk, dar bakışlar, çift olmalarına rağmen aralarında geçen konuşmalardaki duyguları yansıtmayan cümleler ve sık sık anlaşmazlığa düşmeleriyle Mitzuko ve Jun; kendilerini ve şartları olduğu gibi kabul eden tavırları, değişim ve uzlaşma için feragatten kaçınmalarıyla, tepeden tırnağa Jarmuschvari iki karakter olma özelliğini taşıyor.

1991 yılına gelindiğinde Night on Earth filmiyle Jim Jarmusch sineması zamansız üslubunu bir adım daha ön plana çıkarmakla beraber farklı karakterlerin yaşantısından parçalarla ördüğü filmlerinin mekanını genişleterek, dünyanın farklı noktalarından anlar sunuyor. Dünyanın beş farklı şehrinde, aynı anda beş farklı takside yaşanan hikâyeleri bölümlerle anlatan Night on Earth, kendine has karakterleri kadar bu karakterlerin içinde bulunduğu durumlara yönelik tutumlarına karşı tematik bir yaklaşım sağlıyor. Başka bir deyişle, mevcut durumun değişimi için kendi güvenli sınırlarını terk etmeyen ve bireyselliklerini her şeyden üstün tutarak aynı yaşam döngüsünü sürdürmeyi görev bilmiş Jarmusch karakterleri yeniden karşımıza çıkıyor. Beş bölümden oluşan bu filmin ilk bölümünde, Los Angeles'ta, geçen hikâyede Winona Ryder'ın canlandırdığı taksici karakteri Corky; havaalanından aldığı şık Hollywood menajeri Victoria'yla olan sosyal farklılıklarına rağmen geliştirdiği muhabbetin yanında Victoria'nın kendisine sunduğu film yıldızı olma teklifini tam da bir Jim Jarmusch karakterinin kendinden emin umarsızlığıyla, araba tamircisi olmak için reddeder. Zira her daim dönmeye devam eden ve edecek olan bu dünya, hayat şartlarını iyileştirmek isteyen değil; yalnızca gündelik can sıkıntısının içerisine bir farklılık dahil etmek isteyen karakterlerin dünyasıdır.

Amerikan bağımsızının öncü yönetmeni; Broken Flowers, The Limits of Control ve Only Lovers Left Alive gibi filmleriyle yıllar içerisinde birçok orjinal fakat bir o kadar sıradan ve detaylara vurgun yapan karakterlerini beyaz perdeye taşımaya devam ederken, hayranlarının son gözdesi 2016 yapımlı Paterson filminde Adam Driver'ın hayat verdiği otobüs şoförü olan Paterson karakteri oldu. Jim Jarmusch'un aşina olunan lirik üslubu bu kez dizelerle buluşuyor ve şiire düşkün, şair bir karakter ortaya çıkarıyor Paterson'da. Naif ve hayatın getirisinden fazlasını ummayan tipik bir Jarmusch karakteri olan Paterson'ın yanında her gün başka bir yeniliğe tutunma hevesiyle uyanan eşi Laura'nın coşkusu ve bu tezat ikilinin her şeye rağmen süren huzuruyla örülen film; bütün günleri birbirinin aynısı olan bir adamın ve tüm günleri birbirinden farklı kılmak isteyen bir kadının varoluşuna eğilerek insanlık durumlarındaki farklılıklara minimanlist bir bakış sağlıyor.