Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanmış 10 unutulmaz film

3.346 Gösterim
7 Kasım 2017 12:00
Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanmış 10 unutulmaz film

Bu yıl Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye'ye uzanmayı başaran Ruben Östlund'un Kare (The Square) filmi, hafta sonunda sinema salonlarındaki yerini aldı. Bu vesileyle Altın Palmiye kazanmış onlarca film arasından şahsi kanaatimce daha bir unutulmaz olduğunu düşündüğüm 10 filmi derledim.


Taxi Driver, Apocalypse Now, All That Jazz, Barton Fink, Pulp Fiction, Underground, Taste of Cherry, The Tree of Life... Her biri yönetmenlerinin en iyi yapıtları arasında gösterilen bu filmlerin bir diğer ortak noktası, en saygın festivallerden biri olarak gösterilen Cannes Film Festivali'nin büyük ödülü Altın Palmiye'ye uzanmış olmaları.

 

Prestijli Altın Palmiye ödülünü kazanmış olan filmler kervanına bu yıl katılan yapım ise Ruben Östlund'un yönettiği Kare (The Square) oldu. Kare'nin ülkemizde gösterime girmesi vesilesiyle derlediğim liste ise, Altın Palmiye ödülünün geçmişine çok daha kişisel bir perspektiften bakıyor.

Eternity and a Day (1998)

Usta yönetmen Theodoros Angelopoulos'un Sınırlar Üçlemesi'nin son filmi Sonsuzluk ve Bir Gün (Eternity and a Day), ölümcül bir hastalığa yakalanması sonrası geçmişini zihninde yeniden yaşamaya başlayan ünlü yazar Alexandros ile sokakta tanıştığı göçmen çocuğun hikâyesini konu ediniyor. Anlatısının yanı sıra Eleni Karaindrou'nun muhteşem müzik çalışması ve Angelopoulos'un plan sekansları da filmi unutulmaz kılıyor.

Yol (1982)

İmralı Cezaevi'nde yatan beş mahpus, kendilerine verilen bir haftalık izin sonucu köylerine birer yolculuğa çıkar. Yılmaz Güney imzası taşıyan, yönetmen koltuğunda Güney'e Şerif Gören'in eşlik ettiği Yol, bu mahkumların izin sürelerindeki çarpıcı hikâyelerini anlatıyor. Tarık Akan, Halil Ergün, Şerif Sezer gibi isimlerin yer aldığı film, Cannes'da Altın Palmiye ödülüne uzanan ilk Türkiye yapımı film olmuştu.

Viridiana (1961)

Luis Buñuel'in Altın Palmiye ile ödüllendirilen filmi Viridiana, rahibe olmasının arefesinde vefat etmiş olan teyzesinin kocasını ziyaret eden Viridiana'nın hikâyesini anlatır. Buñuel, bu ziyaret sırasında Viridiana'yı baştan çıkarmaya çalışan Don Jaime karakteri ve sonrasında yaşananlar üzerinden toplumun yozlaşmış kesim ve kurumlarına lafını yine esirgemiyor diyebiliriz.

La dolce vita (1960)

Federico Fellini'in başyapıtlarından biri olan La Dolce Vita, Roma sosyetesini kaleme almak üzere şehrin gece hayatını bir bir tecrübe eden gazeteci Marcello Rubini'nin hikâyesini anlatıyor. Marcello, dahil olduğu sosyete hayatından başta memnun kalsa da, geceler birbirini kovaladığında kendisini hayata dair derin bir boşlukta bulur. Gazeteci Marcello'nun hissettikleri eğer izleyiciye geçiyorsa, bu mevzuda Fellini'nin rejisinin yanı sıra Marcello Mastroianni'nin birçok nüansı içeren performansını da es geçmemek gerek.

Brief Encounter (1945)

The Bridge on the River Kwai, Lawrence of Arabia ve Doctor Zhivago gibi epik anlatıların usta yönetmeni David Lean'in erken dönem yapıtlarından Brief Encounter, bir tren istasyonunda tanışan Laura Jesson ile doktor Alec Harvey'nin imkansız aşkını konu ediniyor. Evli olmalarına rağmen gizli görüşmelerine devam eden ikilinin aşkı, Celia Johnson ile Trevor Howard ikilisinin müthiş kimyasıyla izleyicinin zihninde yer edinen bir ilişkiye dönüşüyor.

The Piano (1993)

Usta sinemacı Jane Campion'ın üçüncü uzun metraj filmi The Piano, 19. yüzyıl ortalarında küçük kızıyla birlikte Yeni Zelanda'ya, yeni evlendiği eşinin yanına taşınan Ada'nın hikâyesini anlatıyor. Altı yaşından beri konuşamayan ve büyük bir piyano tutkusu olan Ada, çok sevdiği piyanosunun eşi Stewart tarafından komuşları George'a satılmasıyla hüzne boğulur. Fakat George ile gerçekleştirdikleri anlaşma, Ada'nın hem piyanosuna geri kavuşmasına hem de tahmin etmediği bir ilişkiye dahil olmasına sebep olacaktır. Jane Campion The Piano filmiyle Cannes'da Altın Palmiye ödülüne uzanan ilk kadın olmuş; film Holly Hunter ve Anna Paquin'e de oyuncu Oscar'ları getirmişti.

The Umbrellas of Cherbourg (1964)

Fransız sinemacı Jacques Demy kariyerinin başlarında çektiği, başarılı oyuncu Catherine Deneuve'ün yıldızının parladığı The Umbrellas of Cherbourg, annesinin şemsiye dükkanında çalışan 16 yaşındaki Geneviève ile tamirci olarak çalışan Guy arasındaki aşkı konu ediniyor. Guy ile ilişkisini annesinden saklamayı tercih eden Geneviève'in hayatı, Guy'ın Cezayir'de süregiden savaşa katılmak için orduya yazılmasıyla değişir.

Blow-up (1966)

Michelangelo Antonioni'nin Julio Cortázar'ın kısa bir hikâyesinden sinemaya uyarladığı Blow-up, Londra'da sosyete içerisinde yer alan bir fotoğrafçı olan Thomas'ın, bir gün parkta çektiği bir fotoğrafta olası bir cinayetin kanıtını yakaladığını düşünmesiyle gelişenleri anlatıyor. Antonioni, başyapıtları arasında gösterilen filmde, olayın gizemine odaklanmaktansa Thomas'ın mevzuya yaklaşımını irdeleyerek zor rastlanır bir anlatıya ulaşıyor.

The Cranes are Flying (1957)

Viktor Rozov'un kendi oyunundan uyarladığı, daha çok Soy Cuba filmiyle tanınan sinemacı Mikhail Kalatozov'un yönettiği The Cranes are Flying, Moskova'da birbirini seven Veronika ile Boris'in hikâyesini anlatıyor. Veronika ile Boris, nehir kıyısında yeni bir buluşma için sözleşirler. Boris, 2. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle kendini bir anda orduda bulur, üstelik Veronika ile tekrardan görüşememiştir.

Paris, Texas (1984)

Wim Wenders'ın yönettiği, senaryosunda bu yıl içerisinde hayatını kaybeden usta oyuncu ve senarist Sam Shepard'ın imzasının bulunduğu Paris, Texas, dört yıldır çölde medeniyetten uzak bir şekilde gezinen Travis'in, geride bıraktığı hayatına dönüşünü konu ediniyor. Harry Dean Stanton'ın başarıyla canlandırdığı Travis, kardeşinin onu bulması sonrası çocuğuyla bir araya gelir ve ikili, Travis'in kayıplara karışmasından sonra ayrılan çocuğun annesini aramay koyulur.