Büyüme sancısını merkezine alan 10 film

2.116 Gösterim
5 Eylül 2018 15:50
Büyüme sancısını merkezine alan 10 film

Büyüme hikâyelerini odağına alan filmler, yakın dönemde hiç olmadıkları kadar görünürlük kazanmış durumdalar. Bu alt türe ait yapımlar bir süredir Oscar gibi ödül törenlerinde boy göstermenin yanı sıra seyircide de hatırı sayılır bir karşılık yakalamayı başardı. Biz de bu listede, özellikle ilk gençliğin getirdiği bunalımları ve sancıları odağına alan 10 güzide filmi derledik.


Ghost World (2001)

Daniel Clowes’un aynı adlı grafik romanından Terry Zwigoff’un sinemaya uyarladığı 2001 yapımlı Ghost World, Enid ve Rebecca adlı iki yakın arkadaşın büyüme sancısı ve yetişkinlik korkusu çevresinde gelişen hikâyesine odağına alıyor. Lise mezuniyetleri sonrasında hayata farklı perspektiflerden bakmaya başlayan Enid ve Rebecca’nın yaşadığı gelecek kaygısı, kimlik bunalımı ve aşk acısı, birbirinden oldukça zıt bir yapıya sahip iki karakterin ergenlikten yetişkinliğe geçiş evresinde yaşadığı ham sancı ve yalnızlaşmayı kara mizah türünde gözler önüne seriyor. Irkçılık, güncel sanat ve Amerikan yaşam tarzına da ince eleştirilerde bulunan filmde Enid’e Thora Birch hayat verirken, Rebecca rolünde seyirci karşısına Scarlett Johansson çıkıyor.

Fish Tank (2009)

Usta yönetmen Andrea Arnold’ın ikinci uzun metrajı Fish Tank, adeta hiçliğin ortasında bir yerde annesi ve kız kardeşiyle yaşayan 15 yaşındaki Mia’nın öyküsünü toplumsal bilinç üzerine örülmüş bir zeminde ele alırken filmin adına yakışır havasız, kabına dar gelen ve klostrofobik bir atmosfer yaratmayı başarıyor. Anne figürünün yetersizliği ve baba figürünün yokluğuyla büyüyen Mia’nın tek hayali dansçı olmakken, annesinin erkek arkadaşı Connor’la tanışmasının akabinde aralarında baba/ağabey/sevgili ekseninde gelişen, sınırları belli olmayan tekinsiz ilişki Mia’nın hayatında yeni bir dönüm noktası oluyor. Fish Tank, halihazırda zor ve yoksul bir yaşamın savaşını veren yalnız bir genç kızın, erişkin hayatının güvenilmezliğini de oldukça zor bir yoldan öğrenmeye başlamasının en gerçekçi örneklerinden biri.

Wadjda (2012)

Haifaa Al-Mansour’un yönetmen koltuğuna oturduğu Wadjda, 10 yaşındaki Wadjda’nın bisikletlere duyduğu sevgiyi ve bir bisiklet sahibi olabilmek için verdiği sınırsız mücadeleyi mercek altına alıyor. Kadınların her alanda yok sayıldığı bir coğrafyada, bu konuda ailesinden bile destek göremeyen Wadjda kendi yöntemleriyle, cesur bir şekilde bisiklet hayalinin peşinden gittiği süreçte, büyüme çağına geçmesiyle beraber karşısına Suudi Arabistan’da kadın olmanın sorumluluğu çıkıyor. Wadjda karakterinin çevresinde gelişen filmde ana karakterin annesi üzerinden de toplumun kadını biçtiği roller ve yaşanılan zorluklara tanıklık ediliyor. 10 yaşındaki bir kız çocuğunun hayalini gerçekleştirme çabasını gözler önüne seren Haifaa Al-Mansour, yalnızca bildiklerimizden farklı bir büyüme hikâyesi ortaya koymakla kalmamış aynı zamanda Suudi Arabistan’ın Akademi Ödülleri’nde ülkesini temsil etmesi için gönderdiği ilk filmin sahibi olma başarısı gibi birçok ilke de imza atmıştır.

We Are the Best! (2013)

90’ların sonlarından 2000’lerin ilk yarısına doğru Fucking Åmål, Together ve Lilja 4-ever gibi filmleriyle büyük başarı yakalayan Lukas Moodysson’ın erken filmlerindeki benzer bir muvaffakiyet ortaya koyduğu 2013 yapımlı We Are the Best!, 80’lerin sonlarında herkesin ‘punkın öldüğünü’ söylediği dönemde bir punk kız grubu kurmaya karar veren üç arkadaşın hikâyesiyle yola çıkıyor. Coco Moodysson’ın aynı adlı çizgi romanından uyarlanan filmde; yaşıtları içerisinde uyumsuzluklarıyla dikkat çeken Bobo, Klara ve Hedvig’in herhangi bir enstrümana ya da desteğe sahip olmadan bir grup olarak müzik yapma mücadelelerine, dönemin Stockholm’ünün önyargılı yaklaşımı da ekleniyor. Üç kız arkadaşın kimi zaman birbirleriyle kimi zaman dış toplumla olan rekabetlerinin en yalın haliyle gün yüzüne çıktığı film; arkadaşlıktaki sorun, rekabet ve küskünlüklerin üstesinden gelmenin büyümenin ve bilhassa özgürleşmenin inkâr edilemez bir parçası olduğunun altını çiziyor.

Precious (2009)

Sapphire mahlasını kullanan Ramona Lofton’un 1996 yılında yayımlanan ilk romanı Push’tan uyarlanan ve yönetmenliğini Lee Daniels’ın üstlendiği Precious, Harlem’de şiddet eğilimli ve istismarcı annesiyle birlikte yaşayan 16 yaşındaki Precious’ın hikâyesini anlatıyor.  Babası tarafından tecavüze uğrayan ve ikinci kez hamile olduğu ortaya çıkınca gittiği okul tarafından farklı sorunların üstesinden gelmeye çalışan gençlerin bulunduğu alternatif bir eğitim kurumuna transfer edilen Precious, yeni öğretmeni Blu Rain’in yol göstericiliğinde bir yandan genç yaşına rağmen geçirdiği travmalarla boğuşurken bir yandan da kendine yeni bir hayat çizmeye çalışır. Filmde, 80’lerin politikalarıyla yoksullaştırılan veyahut suçlulaştırılan Harlem’e gerçekçi bir şekilde yaklaşan Lee Daniels, öte yandan Precious’ın gerçeklikten kaçış niteliğindeki gündüz hülyaları sahneleriyle de kendine has bir üslup yaratmayı başarıyor. Toplamda 6 dalda Oscar adaylığı kazanan filmin senaristi Geoffrey Fletcher, kazandığı En İyi Uyarlama Senaryo Oscarı ile senaryo kategorisinde Oscar kazanan ilk siyah olmuştu.

 

Submarine (2010)

Aktörlüğüyle tanınan Richard Ayoade’nin 2010 yapımlı ilk uzun metrajı Submarine, büyüme sancısından mustarip unutulmaz karakterlerin arasına bir yenisini ekleyerek seyirciyi sözde varoluş krizinin en uç noktasındaki şahsına münhasır isim Oliver Tate ile tanıştırıyor. Craig Roberts’ın oldukça başarılı bir performansla hayat verdiği 15 yaşındaki Oliver Tate’in sıradan yaşamı bir sonraki doğum gününe kadar koyduğu hedefler ve yaşadığı krizler arasında yoğruluyor. Kendini merkeze alan krizlerine film boyunca kız arkadaşı Jordana’nın problemleri, ebeveynlerinin iniş çıkışlı evliliği ve okuldaki insanlarla yaşadığı sıkıntılar gibi yenileri eklenirken Oliver’ın tüm bunlar karşısındaki çözüm yöntemleri ve çıkardığı sonuçlar, karakteri kendini koyduğu merkezden biraz uzaklaştırarak yeni bir bakış açısı yakalamasına az da olsa yardımcı oluyor. Oliver'ın ebeveynleri rolünde seyirci karşısına çıkan Sally Hawkins ve Noah Taylor'ın Craig Roberts'la yakaladığı aile uyumu ise ayrıca dikkat çekiyor.

The Spirit of the Beehive (1973)

Çektiği az sayıda filmle Pedro Almodóvar, Guillermo Del Toro gibi isimler başta olmak üzere birçok sinemacıya ilham kaynağı olan Victor Erice’nin ilk uzun metrajı 1973 yapımı The Spirit of the Beehive, Castilla yakınlarında bir köyde bir köşkte aileleriyle birlikte bir köşkte yaşayan iki küçük kız kardeş Ana ve Isabel’in, köye uğrayan gezici sinemanın gösterdiği bir siyah beyaz klasiği Frankenstein’ı izledikten sonra yaşadıklarını anlatıyor. Özellikle Isabel’in kendisini varlığına inandırdığı canavarı arayış sürecinde giderek kendi yarattığı dünyaya kaptıran Ana’nın, faşist Franco rejiminden kaçmakta olan bir adamı bulmasıyla film, bir çocuğun hayal dünyasıyla iç savaşın akabinde İspanya’nın kendini içerisinde bulduğu siyasi iklimi ustaca bir araya getirmeyi başarıyor.

Hunt for the Wilderpeople (2016)

Yeni Zelanda kırsalında kendi hâlinde yaşayan Bella ve Hector, asi ve problemli bir çocuk olan Ricky’nin yeni koruyucu ailesi olur. Bella’nın sıcakkanlılığıyla yeni evine uyum sürecini aşmaya çalışan Ricky, Bella’nın zamansız ölümünden sonra yetimhaneye geri dönmemek için çözümü kaçmakta bulur. Aslen iyi anlaşamayan Ricky ile aksi Hector, bir yandan doğada hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da Ricky’yi aramaya koyulan devlet görevlilerine karşı mücadelelerini verirler. 2014 yapımı What We Do in the Shadows ile adını duyuran Taika Waititi’nin, Barry Crump’ın Wild Pork and Watercress kitabından uyarladığı Hunt for the Wilderpeople, Waititi’nin ince mizahıyla birlikte yoğrulan, biri oğlan çocuğu diğeri huysuz bir ihtiyar olan iki uyumsuzun samimi hikâyesiyle “mutlu hüzün” sinemasının en gözde örneklerinden biri olmayı başarıyor.

Respire [Breathe] (2014)

Inglourious Basterds, Beginners, Enemy gibi yapımlarla ismini duyuran ünlü oyuncu Mélanie Laurent’in yönetmenliğini üstlendiği ikinci uzun metraj film olan Respire (Breathe), taşrada kendi hâlinde bir yaşam sürmekte olan 17 yaşındaki Charlie ile okulun yeni öğrencilerinden başına buyruk Sarah’nın hızlı gelişen arkadaşlığını konu ediniyor. Anı yaşayan ve eğlenceli Sarah’nın yerçekimine kendine kaptıran Charlie’nin, Sarah’nın başkalarıyla olan en ufak etkileşimini dahi kıskanmasıyla ikilinin arkadaşlığı çok daha tekinsiz bir ilişkiye evriliyor. Laurent, gençlik çağı bunalımları ve güvensizlikleri üzerinden özellikle filmin ikinci yarısında hayli gerilimli bir atmosfer yaratmayı başarıyor.

Kiki's Delivery Service (1989)

Eiko Kadono’nun aynı isimli romanından usta sinemacı Hayao Miyazaki tarafından sinemaya uyarlanan Kiki’s Delivery Service, 13 yaşında genç bir cadı adayı olan Kiki’nin, cadılık payesine erişilmesi adına geleneksel bir şekilde yıllar boyu uygulanan, bir sene süresince tek başına hayatı idame ettirme testi sırasında yaşadıklarını anlatıyor. Konuşan sevimli kedisi Jiji ve uçan süpürgesiyle bir yılını geçirmek için seçtiği sahil kasabasında yeni bir hayata atılan Kiki’nin hikâyesi, My Neighbor Totoro gibi yapımlarla birlikte birçok animasyon başyapıtına imza atan Hayao Miyazaki’nin filmografisinin en naif öyküleri arasında yer alıyor.