38. İstanbul Film Festivali'nden 15 film önerisi!

1.973 Gösterim
19 Mart 2019 12:00
38. İstanbul Film Festivali'nden 15 film önerisi!

Bu yıl 38.'si düzenlenen İstanbul Film Festivali, her yıl olduğu gibi bu yıl da dünyanın dört bir yanından özenle seçilmiş filmleri sinemaseverlerle buluşturacak. Usta sinemacı Lynne Ramsay'nin Uluslararası Yarışma bölümünün jüri başkanlığı üstleneceği festivalde, yalnızca dünyanın önde gelen film festivallerinden ödülle dönen birçok film seyirci karşısına çıkmakla kalmayacak aynı zamanda Başyapıt Fabrikası bölümünde Stanley Kubrick'in kült filmleri yeniden gösterime çıkacak. 5 - 16 Nisan 2019 tarihleri arasında gerçekleşecek 38. İstanbul Film Festivali'nden 15 film önerisine yakından bakalım.


Peterloo

Mike Leigh’in Venedik’te Altın Aslan ödülü için yarışan yeni filmi tarihin karanlık sayfalarından birini aralıyor ve 1819 yılında Manchester’da gerçekleşen Peterloo Katliamı’na doğru giden süreci işliyor. Waterloo Muharebesi ile başlayan film, Napolyon Savaşları sonrasında açlık ve işsizlik hüküm sürerken oy verme hakkının sadece mülk sahipleri değil tüm vatandaşlara tanınması tartışmalarını izliyor. Leigh, filmin ilk yarısı boyunca bu tartışmaları diyaloga ağırlık vererek ele alıyor. Filmin final bölümündeyse, St. Peter’s Meydanı’ndaki protesto gösterilerinde halkın askerlerle nasıl karşı karşıya geldiğini çarpıcı bir gerçekçilikle perdeye taşıyor.

Bay Jones (Mr. Jones)

2017’de Spoor / İz ile Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı kazanan Agnieszka Holland, bu kez tarihin derinliklerine dalıyor ve yine Berlin’de ilk gösterimini yapan Bay Jones’ta efsanevi Galli gazeteci Gareth Jones’un hayatına göz atıyor. 1933 yılında geçen film Jones’un Stalin döneminde Kharkiv’e giderek tüm engelleme çabalarına rağmen Sovyetler Birliği’ndeki gerçek durumu haberleştirme çabalarını anlatıyor. Jones’un George Orwell’le görüşmesinin de yazarın Hayvan Çiftliği romanının esin kaynağı olduğu söyleniyor.

Yuli

Kübalı ünlü dansçı Carlos Acosta’nın hayatını aktaran Yuli, bir yanıyla da hiç istekli olmayan bir çocuğun dansçı oluş hikâyesini anlatıyor. Sokaklarda zaman geçirmeye alışkın, hür ruhlu Yuli’deki yeteneği sezen babası, çocuğu zorla Küba Ulusal Dans Okuluna yazdırıyor. Zaman geçtikçe Yuli de kendi içindeki sese kulak veriyor. Afrika tanrısı Ogun’un oğlunun adını taşıyan Yuli, tabuları yıkarak Londra Kraliyet Balesi gibi saygın kurumlarda sahneye çıkan ilk siyah balet oluyor. İspanyol yönetmen Icíar Bollaín’in Ken Loach’un efsane senaristi Paul Laverty tarafından yazılan senaryodan uyarladığı ve Carlos Acosta’nın kendini canlandırdığı Yuli sanat, kökenler, fedakârlık, cesaret, aile ve azim hakkında hareketli, renkli ve güçlü bir film.

Piranhalar (Piranhas)

Gomorra’nın ünlü yazarı Roberto Saviano’nun romanından uyarlanan Piranhalar, ergen zalimliğiyle suç dünyasının silahlarını ve ölüme karşı umursamazlığını beyazperdeye taşıyor. İlk gösterimini Berlin Film Festivali’nde yapan filme adını veren piranhalar, mafya jargonunda “silahlı çete” anlamına geliyor. Bu filmin piranhaları ise Napoli’de ellerinde makineli tüfeklerle sokakları arşınlayan, mafyaya katılarak kazandıkları parayla marka kıyafetler satın alan 15 yaşındaki Nicola ve arkadaşları. Amatör genç oyuncuların rol aldığı film, bir yandan geleceğin mafyasının günümüzde nasıl yetiştiğini ve nasıl bir medya bombardımanına maruz kaldıklarını gözlemlerken bir yandan da ergen duygu durumunun suç dünyasından nasıl etkilendiğini inceliyor.

Petra

İspanya’nın Haneke’si olarak övülen, Jaime Rosales, festivalde de gösterilen Güzel Gençlik’ten dört yıl sonra, sert, tavizsiz, şaşırtıcı bir aile trajedisiyle sinemaya geri dönüyor. Filme adını veren Petra, annesinin ölümünden sonra, hiç tanımadığı babasını bulur. Çok ünlü, güçlü ve acımasız bir sanatçı olan babası Jaume ve onun ailesiyle tanışan Petra, saf kötülük, korkunç sırlar ve şiddetle git gide kaçınılmaz sona ilerleyen bir Yunan trajedisinin ortasına düşecektir. Cannes’da Yönetmenlerin On Beş Günü Bölümü’nde prömiyerini yapan Petra, çizgisel ilerlemeyen senaryosuyla kader ve umut arasında zalim bir yapboz gibi ilerliyor.

Joel

2005’te festivalin kapanış filmi olarak gösterilen Bombon Köpek ve Arjantin Hikâyeleri gibi filmleriyle Arjantin’in öteki yüzü Patagonya’yı konu alan yönetmen Carlos Sorín aynı topraklara bu kez bir aile dramı için uğruyor. Filme adını veren Joel, Tierra del Fuego’da ıssız bir kasabaya taşınan Cecilia ile Diego’nun evlat edindikleri, dokuz yaşında bir çocuktur. Zorlu günler geçirmiştir, ağzından sadece “evet” ve “hayır” kelimeleri çıkmaktadır. Joel’in sadece okulda konuşup sorun çıkarmasıyla Cecilia ve Diego için işler daha da zorlaşır. Carlos Sorín, fedakârlığın sınırlarını karla kaplı, güvensizliğin ve ikiyüzlülüğün kol gezdiği bir kasabada geçen bu dokunaklı dramda keşfediyor.

Mahvol, Mahluk, Mahvol (Murder Me, Monster)

And Dağları’nın ıssız, uzak bir bölgesinde tuhaf ve ürkütücü cinayetler işlenmektedir. Art arda başsız kadın cesetlerinin bulunduğu bu yerde, olayları araştırmakla görevli dedektif Cruz bir kâbusun içine çekilmektedir sanki. Sevdiği kadın Francisca da başı kesilerek öldürülünce, Cruz kendini tamamen bu acımasız katili yakalamaya adar. Katil bir motosiklet çetesinin psikopat üyesi midir yoksa söylentilere göre, bazı sözlerin tekrarlanmasıyla ortaya çıkan bir canavar mı? Harflerin, dağların ve cinsel canavarların iç içe geçtiği Mahvol, Mahluk, Mahvol, The Wild Ones ile adını duyuran Alejandro Fadel’in yetişkinler için yarattığı karanlık bir masal.

Oda Hizmetçisi (The Chambermaid)

Eva, Mexico City’de son derece lüks bir otelde temizlik görevlisi olarak çalışan, otelde kalanların varlığını fark bile etmediği yüzlerden biridir. Kurallara harfiyen uyan, saygılı, becerikli ve çalışkan bir kadındır. Kendisi ve küçük oğlu için daha iyi bir hayat arzulayan Eva, toplumun onun gibi insanların bu arzusunu gerçekleştirmesine kolayca izin vermediğini tecrübeyle görecektir. Fotoğrafçı Sophie Calle’in bir projesinden esinlenen yönetmen Lila Avilés, ilk uzun metrajlı filminde sıradan bir kadının sahici arzularını, umutlarını, çilesini ve öfkesini bizlere son derece minimalist ve duyarlı bir üslupla hissettirirken incelikli bir karakter incelemesine imza atıyor.

Ağaçlardan Bahsetmek (Talking About Trees)

“Sudan Sinema Kulübü”nün yegâne üyeleri İbrahim, Süleyman, Manar ve Altayib. 45 yıldır arkadaşlar, idealistler ve son derece insancıllar. Uzun yıllar sürgünde ülkelerinden ve birbirlerinden ayrı kaldıktan sonra eski bir hayallerine can verebilmek için yeniden bir araya geliyorlar: eski filmleri toplamak ve eski salonu ayağa kaldırarak Sudan’a sinemayı yeniden getirmek. Bu hayatta bir iz bırakabilmek ve sinema sevgisini aşılamakta kararlılar. Zamanında yarattıkları, kaybolan ya da geriye kalan görüntülerle memleketlerinin güzel ve feci yüzleri ortaya çıkıyor. Berlin Film Festivali Panorama bölümünde dünya prömiyerini yapan Ağaçlardan Bahsetmek’in yüreğinde hayaller, sanat, dostluk, dayanışma, eski mektuplar ve geçmişin hayaletleri yatıyor.

Elveda Oğlum (So Long, My Son)

Pekin Bisikleti, Sürüklenenler, 11 Yaşındayım, Kızıl Amnezi filmlerini festivalde izlediğimiz Wang Xiaoshuai’ın “epik bir melodram” sözleriyle övülen son filmi, her iki başrolüne de Gümüş Ayı ödülünü getirdi. 30 yıllık bir süreci anlatan film, Çin’in tek çocuk politikasının yıkıcı etkilerini derinden yaşayan bir çifti izliyor. Ülkenin ekonomik büyümesinin ardından gelen toplumsal dönüşümünü de gözlemleyen film sevgi, arkadaşlık, çocuk sahibi olmak, keder, affetme gibi kavramlara da değiniyor.

On Dört (Fourteen)

Mara ve Jo’nun arkadaşlıkları çocukluk yıllarına dayanıyor. Aslında birbirine hiç benzemeyen, hayatta farklı yönlere gitmiş bu iki genç kadının en iyi arkadaş olduğuna ilk bakışta inanmak çok zor. İkili arasındaki ilişkinin dinamiklerini kavramak için onları yavaş yavaş tanımak gerekiyor. Senarist ve yönetmen Dan Sallitt de filminde uzun yıllara yayılan bir süreçte, belki ilk bakışta önemsiz görünebilecek gündelik olaylar aracılığıyla Mara ve Jo’nun ortak noktalarını ve farklarını bize aktarıyor. Epeydir özlediğimiz eski usul Amerikan Bağımsız Sineması’nın tadını taşıyan On Dört, iki kadının zaman içerisinde uzaklaşıp yakınlaştığı arkadaşlığını, dozunda bir duygusallıkla ele alıyor.

Diğerlerinin Sessizliği (The Silence of Others)

Francisco Franco 1975’te öldüğünde, İspanya’nın yakın tarihindeki sayısız acı ve insanlık suçuyla dolu diktatörlük dönemi de sona eriyordu. Ancak aynı yıllarda kabul edilen Unutma Anlaşması diktatörlük rejimi mağdurlarının haklarını aramasını da imkânsız hâle getiriyordu. Yürütücü yapımcıları arasında Pedro Almodóvar’ın da yer aldığı bu çok ödüllü belgesel, ezber bozan “Arjantin Davası”nı konu alıyor. Franco döneminde işkence gören, bebekleri devlet eliyle çalınan ya da yakınları öldürülüp toplu mezarlara gömülen mağdurlar, kendi ülkelerinde açamadıkları davayı Arjantin’de açarak haklarını arıyorlar. Diğerlerinin Sessizliği bu benzersiz mücadeleyi altı yıl boyunca takip ederken, bir toplumun geçmişindeki travmalarla yüzleşerek iyileşme sürecini de belgeliyor.

Oyunbozan (Systemsprenger)

Benni tacize uğramış, geçirdiği travmalar nedeniyle öfke kontrolü sorunları yaşayan ve tek isteği koparıldığı annesine geri dönmek olan 9 yaşında bir kız çocuğu. Sosyal hizmet görevlileri içinse sürekliliği sağlanması gereken bir sistemde, altından kalkamadıkları bir “vaka”, daha doğrusu sistemde bir arıza... İlk filmiyle Berlin’de “yeni bakış acıları sunan” filmlere verilen Alfred Bauer Ödülü’nü kazanan Nora Fingscheidt, çok iyi yazılmış bir senaryo ve müthiş bir çocuk oyuncu performansıyla bizi Benni’nin dünyasına sokmayı başarıyor. Kusursuz işlediği varsayılan Almanya sosyal devlet sistemi acaba herkesin derdine çare olabilir mi? Nefes nefese izlenen Oyunbozan işte bu önemli soruyu ele alıyor.

Evdeydim, Ama (I Was at Home, But)

Angela Schanelec’e Berlin’de En İyi Yönetmen ödülünü getiren son filmi, düz bir anlatı izlemeyen, beden, sanat ve varoluş hakkında bir deneme-film. Filmin başında, 13 yaşındaki Philippe, bir hafta kaybolduktan sonra eve dönüyor. Kayıpken hem okulu hem de ailesi öyle bir telaşa kapılmış ki dönüşünden sonra işlerin normale dönmesi biraz zaman alıyor. Tam her şey düzeldi derken bu kez de varoluşsal kaygılar su yüzüne çıkıyor ve annesi hayata ve sanata farklı bir gözle bakmaya başlıyor. Ailenin yapısı çöküyor ve yeni bir biçimde hayat buluyor. Zekice kotarılmış, kimi zaman komik ve felsefi bir zihin egzersizi olan Evdeydim, Ama, izleyiciye kendi yanıtlarını bulacakları görsellerden oluşan bir yapboz sunuyor.

Sargasso Denizi Mucizesi (The Miracle of the Sargasso Sea)

Şubat ayında Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünde ilk gösterimini yapan ve “güneşin altında, Lynch-vari bir psikolojik dram” sözleriyle övülen Sargasso Denizi Mucizesi, gerilim filmiyle, İncil’e dair görsel göndermelerle dolu bir rüya dünyası arasında kendine yer buluyor. Yunanistan’ın batısında, yılanbalığı çiftliklerinin olduğu küçük bir kasabada iki yalnız, mutsuz kadın yaşamaktadır: kasabanın kaba, umutsuz emniyet müdürü Elisabeth ile bir şarkıcının suskun kız kardeşi Rita. Kasabada biri beklenmedik bir şekilde ölünce hem iki kadın yakınlaşır hem de birtakım sırlar açığa çıkar. Özellikle Elisabeth rolündeki Angeliki Papoulia’nın performansıyla övülen Syllas Tzoumerkas’ın üçüncü filmi, özgün görsel diliyle hem şaşırtıcı hem sarsıcı bir kasaba kâbusu.

Film özetleri 38. İstanbul Film Festivali sayfasından alınmıştır.