17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nden 15 alternatif film önerisi!

6.219 Gösterim
29 Ocak 2018 12:40
17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nden 15 alternatif film önerisi!

Bu yıl 17.'si düzenlenecek olan !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, ödül sezonunun favorilerinden olan Lady BirdPhantom Thread ve The Disaster Artist gibi filmler başta olmak üzere 36 ülke ve 120 yönetmenden toplam 111 filmi İstanbul’a getiriyor.


Yılın merakla beklenen filmlerinin Türkiye galalarına evsahipliği yapacak olan !f İstanbul, yenilenmiş kopyalarıyla birçok filmi de seyirci karşısına çıkaracak. Geçtiğimiz hafta bu yılki programı belli olan festival, 15 Şubat'ta İstanbul'da başlayacak. Box Office Türkiye editörleri olarak derlediğimiz 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nden 15 alternatif film önerisine biraz yakından bakalım.

Hiçlik Fabrikası (A Fábrica de Nada)

İlk olarak Yönetmenlerin On Beş Günü'nde ve Fipresci'de ödül kazanmış Pedro Pinho'nun 3 saatlik Hiçlik Fabrikası, geçtiğimiz senenin en çok dikkat çeken ilk filmlerinden! Biçimsel olarak çığır açıcı, gezindiği suların da günümüz politik tartışmalarıyla çok kolay eklemlendirilebileceği film, bir grup işçinin çalıştıkları asansör fabrikasındaki hırsızlık olayını fabrika yönetiminin organize ettiğini anlamasıyla başlar. Bu olay yaklaşmakta olan büyük işten çıkarmaların habercisidir. İşçilerle pazarlıklar başladığında birçoğu işbirliği yapmayı reddedip fabrikayı işgal eder. Bunun üzerine fabrika yönetimi ortadan kaybolduğunda yarısı boşalmış bir fabrikayla başbaşa kalırlar. Pinho, sosyal gerçekliği müzikalle, uzun politik tartışmaları kendine has yeniden canlandırmalarla bir araya getirerek hem çok eğlenceli hem de kafa açıcı bir deneyime dönüştürüyor filmi.

Ava

Ava, Tahran'da varlıklı ailesiyle yaşayan bir lise öğrencisi. Hayatı okul, viyolin dersleri ve ev arasında oldukça sıkı yönetilen bir program çerçevesinde geçmektedir. Şüpheci ve aşırı korumacı annesi, bir oğlanla yaşadığı masum buluşmayı sorgulayıp, işi jinekolojik muayeneye kadar götürünce, Ava'nın dünyası alt üst olur. Sonrasında Ava, özel hayatına yapılan bu korkunç müdahaleyi hazmedemez ve hem okulu hem de çok sevdiği viyolini aksatmaya başlar. Artık annesinin koyduğu sıkı kurallarla daha fazla karşılaşan Ava için beklenmedik ve ciddi sonuçlar doğuracak olan olaylar gelişir. Kendi yaşadıklarından yola çıkarak senaryosunu yazdığı filmde yönetmen Sadaf Foroughi, Ava'nın kıstırılmış dünyasını ve ergenlik bunalımını çarpıcı bir görsel dil ve gerçekçilikle anlatıyor. Ava rolündeki Mahour Jabbari'de gördüğümüz güç ve incelik de filmi; gençliğin özgürlüğe olan özlemine dair uzun süredir izlediğimiz en çarpıcı yapıtlardan biri yapıyor.

Karanlık Nehir (Dark River)

The Arbor (2010) ve Bencil Dev (!f 2013) ile kendine hatırı sayılır bir hayran kitlesi kazanmış Clio Barnard, Karanlık Nehir'le bir kez daha kuzey İngiltere'ye götürüyor bizi ve yine akıldan çıkmayacak, İngiliz işçi sınıfı ve büyümenin yaralı halleri üzerine bir hikayeyle büyülüyor! Alice, babasının ölümü üzerine aile çiftliklerine döner ve 15 yıldan fazla süredir görmediği kardeşi Joe ile geçmişteki sorunları ve kırgınlıkları yavaş yavaş yüzeye çıkar. Ruth Wilson'ın Alice rolünde büyülediği, Barnard'ın, görüntü yönetmeni Adriano Goldman'ın görselliğiyle muazzam bir atmosfer yarattığı Karanlık Nehir; insan ruhunun ve doğasının kırılmış parçalarından oluşan -tıpkı Alan Clarke ve Ken Loach'un sinemasını hatırlatan- sosyal gerçekçi bir şiir.

Stalin'in Ölümü (The Death of Stalin)

Yıl 1953. Joseph Stalin'in, sağlık durumu -biraz paranoyak olması dışında- gayet iyidir ve ona karşı çıkan herkesi terörize edip, gözünü kırpmadan ortadan kaldırmaktan imtina etmemekte; bu durum yakın dostlarını dahi hizaya getirmektedir. Ta ki bir sabah çalışma odasında ölü bulunana kadar. Bundan sonrası, hiciv ustası Armando Iannucci'nin ellerinde mükemmel bir komediye dönüşür. Yalakalar bir anda iktidar yarışına girer; sümsük Malenkov, ukala Khrushchev, şaşkın Molotov, mafyöz Zhukov, Beria Stalin'in sarhoş oğlu Vasily ve yorgun kızı Svetlana. Fabien Nury ve Thierry Robin'in çizgi romanından, politik taşlamanın ve kara komedinin ustası Armando Iannucci tarafından uyarlanan Stalin'in Ölümü, hiç beklemeyeceğiniz kadar komik ve dünyanın savrulduğu güncel politik iklime cuk oturur nitelikte.

Mudbound

Mississippi kırsalı, II. Dünya Savaşı'nın hemen sonrası, çamurun esir aldığı bir çiftlik. Köleliğin kağıt üstünde sona erdiği, ancak sosyal yaşamdaki ırkçılığın şiddetle sürdüğü yıllar. Büyük şehirden baba yadigarı toprağın bulunduğu kırsala büyük hayallerle göçen McAllan ailesi, çiftlik hayatının zorluklarıyla yüzleşir. Yüzyıllardır çiftlikte çalışan Jackson ailesi ise yeni kazandıkları hakların bilinci ve ilk kez toprak sahibi olmanın heyecanına rağmen, sosyal yaşamlarında ırkçı ön yargılarla boğuşmaya devam eder. Aynı çiftliği paylaşan bu iki ailenin savaştan dönen iki genç oğlu, memleketlerinde devam eden ırk savaşına esir olmamayı seçerek olağan dışı bir arkadaşlık kurarlar. Dee Rees'in yönettiği filmde, Amerika'da sosyal hiyerarşinin taşları yerinden oynarken, bazı şeylerin nasıl da değişemediğini izliyoruz. Gotham Ödülleri'nde ‘En İyi Toplu Oyunculuk Performansı' ödülünü paylaşan filmin oyuncularından Mary J. Blige, aynı zamanda Altın Küre'ye de aday!

Ben Cadı Değilim (I Am Not A Witch)

Bir Zambiya köyünde yaşayan 9 yaşındaki Shula cadı olmakla suçlanır. Ona iki seçenek sunulur; ya seyyar cadılar kampına katılacak ya da keçiye dönüşecek. Yönetmen Rungano Nyoni bu cesur, sürükleyici ve yaratıcı hikayesi işte böyle başlıyor. Kendinden çok büyük kadınlar arasında yaşamaya alışmak için elinden geleni yaparken kamp yetkilisi Shula'yı hem korur hem de sömürür. Artık karar vermesi gerekir; ya ona dayatılan kaderi kabul edecek ya da herşeyini tehlikeye sokarak özgürlüğünün peşinden gidecek. Cannes Film Festivali'nde ilk gösterimi yapılan bu heyecan verici film, kadınlara olan yaklaşımımızla ilgili çok şey söylüyor. Her ne kadar detayları Afrika'ya özgü olsa da, temaları herkese tanıdık gelecek.

Dev Avcısı (I Kill Giants)

Hiçbir şeyden korkmayan, keskin dili ve kıvrak zekasına hayran kalacağınız Barbara Thorson yeni nesil kahramanınız olabilir! Okul çantasında antik Norveç Warhammer oyunu taşıyan ve hayatta kalmak için devleri öldürmeyi kendisine dert edinmiş birisini ne korkutabilir ki? Dev Avcısı, hem gerçek dünyadaki hem de hayal dünyasındaki canavarları alt etmeye çalışan genç bir kızın nefes kesici ve oldukça eğlenceli hikayesi. Joe Kelly'nin çok satan çizgi romanından Anders Walter'in uyarladığı film; kurduğu muazzam düş dünyasıyla dikkat çekerken, Roald Dahl'ın ve BFG'nin çizgilerini akla getiriyor. Imogen Poots ve Zoe Saldana'nın performanslarının göz kamaştırdığı film, son zamanlardaki en sıcak çizgi roman uyarlamalarından.

 

Prenses Cyd (Princess Cyd)

16 yaşındaki Cyd, dokuz yıl önce çocukluğunda yaşadığı travmatik bir olayın etkisinde, Chicago'ya yaz tatilini geçirmek için teyzesini ziyarete gider. Cyd, bir yandan bilinen ve saygı duyulan bir yazar olan teyzesi Miranda'yı daha yakından tanıma fırsatı bulurken diğer yandan da güneşli, miskin yaz günlerini barbekülerle ve rutin gündelik aktivitelerle geçirir. Bir kahve dükkanında çalışan Katie'yle tanışıp birbirlerine ilgi duymaya başladıklarında, Prenses Cyd, cinsellik ve spiritüellikle ilgili ilginç soruların ortaya atıldığı, büyüleyici bir ritme girer. Oyuncuların oldukça doğal performanslarıyla dikkat çektiği, Stephen Cone'un eleştirmenlerce çok beğenilmiş filmi, genç bir kadının kendini ve dünyayı keşfetmesine dair şiirsel ve lirik bir masal.

Devrimi Punk'lamak (Queercore: How To Punk A Revolution)

80'lerin ortalarında iki Kanadalı, Bruce LaBruce ve G.B. Jones ev yapımı fanzinler ve amatör videolar ile aslında var olmayan Toronto kuir punk kültürünü dünyaya tanıtmaya başladılar. Var olmayan bir kuir kontra-kültüre özlem duyan ikili, ürettikleri uydurma görseller ve videolarla ‘queercore' hareketini başlattı. Henüz internet yoktu ve fanzinleri görenler, queercore konseptinin sadece iki kişiden oluştuğunu bilmiyordu. Heteroseksüel dünyanın gey kültürünü asimile etmesine ve homofobik punk kültürüne direnen queercore dünyaya hızla yayıldı. !f'in gedikli yönetmenlerinden Yony Leyser, Devrimi Punk'lamak'ta Bruce LaBruce, G.B. Jones, Genesis Breyer P-Orridge, John Waters, Peaches, Pansy Division ve daha birçoğunu bir araya getiriyor. Katılımcılarla homofobi, toplumsal cinsiyet, feminizm, AIDS, asilimasyon, seks ve sanatı konuşurken bir yandan da harekete mâl olmuş filmlerden klipler, fanzin küpürleri ve konserleri izliyoruz.

Silvana İmam: Uyandığında Beni De Uyandır (Silvana)

"Hadi ataerkilliği yıkalım!" diye bağırıyor ünlü İsveçli hip-hop sanatçısı Silvana İmam konserde ve yüzlerce dinleyen ona elleriyle eşlik ediyor. Kendine özgü güçlü ve yüksek enerjili rap tarzı; kendi hayatından, kadın olmasından, cinselliğinden, siyasi ve göçmen kimliğinden besleniyor. Babası Suriyeli, annesi Litvanyalı olan Silvana, İsveç'e çocukken gelmiş. Filmde çocukluğunda çekilmiş görüntüler de var. Film 2014 yılında, Silvana'nın birden ünlendiği yıl başlıyor ve bir yandan bir sanatçı olarak yükselişini belgelerken diğer yandan insan olarak zaaflarını, kırılganlığını, aşkının hikayesini de samimiyetle anlatıyor. Günümüzün en ilginç hip-hop fenomenlerinden birine, yakın plan bir bakış, kaçırmayın.

78/52: Hitchcock'un Duş Perdesi (78/52: Hitchcock's Shower Scene)

Hepimiz Hitchcock'un paltosundan çıktık! 78 sahne, 52 kesme. Filmimiz, Hitchcock'un Sapık filminin 2 dakikalık ünlü duş sahnesi üzerine. Bu sahne zaman içinde, sinema tarihinin en çok referans gösterilen ama aynı zamanda filmi bilmeyenlerin bile izlerine tanık olduğu ikonik sahnelerden birisine dönüştü. Peki ama, nasıl oldu da bu kısacık sahne bu kadar önemli bir kültürel fenomene dönüştü? İşte, Sundance Film Festivali'nde seyirciyle buluşan 78/52: Hitchcock'un Duş Perdesi, bu 2 dakikalık sahne hakkında müthiş eğlenceli bir seyirlik. Belgeselde; Hitchcock hayranı Guillermo del Toro, Bret Easton Ellis, Karyn Kusama ve Eli Roth gibi sinefilleri dinleyip, etrafını saran kültürel göndermeleriyle birlikte bu müthiş koreografinin gizemlerini keşfediyoruz. 78/52: Hitchcock'un Duş Perdesi sadece sinefiller için değil, sinemanın kolektif hafızamızın bir parçası olduğunu göstermesi açısından da kaçırılmaması gereken bir davet.

Mom and Dad

Selma Blair ve Nicolas Cage, başta, çocuklarıyla birlikte mutlu yaşamlarını süren ideal anne baba olarak karşımıza çıkar. Buraya kadar birçok filmde gördüğümüz ideal Amerikan yaşamı ve banliyö hayatı portresidirler. Ta ki, 24 saatliğine bütün dünyada anne babaların çocuklarına karşı saldırtan bir salgın baş gösterip, çocuklarını öldürmeye çabalayana kadar. Mom and Dad, Crank (2006) ve Gamer (2009) filmlerinin arkasındaki yönetmenlerden biri olan Brian Taylor'ın, çekirdek aile ve anne babalık kavramlarını en absürt şekilde sorguya çektiği muazzam bir kara komedi. Her karesi aksiyonla bezeli, bu komik ve sıradışı film, Blair ve Cage'in çılgına dönmüş anne baba rolündeki çok konuşulan performaslarıyla, senenin en dikkat çekici korku filmlerinden!

Ateşlere Doğmak (Born In Flames)

ABD'de barışçıl bir devrimden 10 yıl sonra, sosyalist bir hükümetin iktidara geçtiği bir dönemde, distopik bir dünyanın içine gireriz. Her ne kadar görünürde sorunlarla ilgileniliyor olsa da; hala işsizlik, cinsiyet ve şiddetle ilgili sorunlar devam etmektedir. Bu gelecek zamanda, New York'ta, bir grup kadın mobilize halde, erkeklerin devrimini bir adım ileri götürmek ister. Film, geçtiğimiz yıl yenilenmiş kopyasıyla karşımıza çıkan, gerilla usulü çekilmiş, saklı bir hazine. Lizzie Borden'ın birçok tekniği bir araya getirdiği, feminist devrimci bilimkurgusu; hem sinemasal vizyonuyla hem de zamansız politikliğiyle kült bir film.

Jübile (Jubilee)

Kült sinemacı Derek Jarman'ın İngiliz punk hareketinin nihilist felsefesi ve devrimci giyim tarzıyla demlenmiş filmi; 1970'ler Londra'sında sıradışı bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Jübile'nin büyük bölümü geleneğe karşı duruşlarıyla bir arada duran, toplumdan dışlanmış bir grup kadını merkezine alıyor. I. Kraliçe Elizabeth, himayesindeki simyacısından onu gelecekte bir yolculuğa çıkarmasını ister. Kraliçe, 400 yıl sonrasının fütüristik İngiltere'sinde dolaşırken, hem William Shakespeare'e referansta bulunur hem de Siouxsie and the Banshees üzerinden İngiliz tarihini, yıkıcı bir şiddetin arka planında tartışır. Yenilenmiş kopyasıyla bu punk estetiğine sahip, ikonik kadrosuyla bir altkültür yıldız geçidi olan Jübile, hala çok taze ve sıradışı.

Terapi (The Work)

Kaliforniya'nın Folsom Hapishanesi'nde tek bir odada geçen belgesel; dışardan gelen üç adamla, çoğu ömür boyu hapis yatmakta olan mahkumların birlikte geçirdiği dört günlük terapi sürecini anlatıyor. Yönetmenlerin uzun yıllar gözlemlediği bu süreçte; dört gün boyunca, odadaki her adam kendi geçmişini derinlemesine irdelemek durumunda kalıyor. İçeridekilerin kendilerini açmak adına gösterdikleri cesaret, dışarıdan gelenleri bir anda kendi konfor alanlarından çıkarıp, hem kendi hayatlarına hem de mahkumlara farklı yerlerden bakmalarını sağlıyor. Terapi; erkeklikle, baba ve oğullarla, nesiller arası aktarılan yüklerle ilgili söyleyecek çok sözü olan ve bu yıl izleyeceğiniz en güçlü ve dokunaklı belgesellerden biri. Hem katılımcılarından hem de izleyicilerinden; hapishaneyle ilgili alışageldik imgeler, duvarlar ve önyargıların ötesine bakarak, iyileştiren ve dönüştüren bir değişim hareketini görmemizi istiyor.

Film özetleri 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali sayfasından alınmışır.